Transatlantik: Trump-Çin | Rusya'da muhalefetin yükselişi | Türkiye'nin Afrika politikası

12.05.2026 medyascope.tv

12 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar Washington’da. Bugün dünyayı konuşacağız. Merhaba arkadaşlar. Gönül, sen geçen hafta Afrika’daydın, yayına katılamadın. Afrika’yı ve özellikle Türkiye’nin Afrika’daki çalışmaları konusunu yayının en sonuna saklayalım. Geçen haftaki yayında https://medyascope.tv/2026/05/05/iran-savasinda-son-durum-abd-cin-iliskileri-almanya-ve-nato/ Ömer’le, ABD-Çin ilişkilerine bir giriş yaptık. Çünkü Trump perşembe günü Çin’e gidiyor. Uzun bir aradan sonra bir Amerikan Başkanı Çin’e gidiyor. Ne bekleniyor? Trump yine bir şeyleri kırıp dökecek mi, yoksa her iki tarafın da işine yarayacak bir şeyler yapmabeklentisi var mı?
Gönül Tol: Aslında ikincisinin olacağını tahmin ediyorum Ruşen. Çünkü Trump, Şi Cinping’le görüşmeye eli zayıf bir şekilde gidiyor. İki sebebi var. Bir tanesi, tabii İran Savaşı’nda istediği şeyi alamadı, hâlâ Hürmüz kapalı durumda. Trump, bu kadar güçlü bir askerî aktör olarak İran’ı dize getireceğini söylüyordu. Bunu yapamadı. İkincisi de, Çin’e karşı başlattığı ticaret savaşı da istediği sonuçları vermedi. Mesela 2025’te Çin, Trump’ın Çin mallarına uyguladığı sert gümrük tarifelerine şöyle bir yanıt vermişti: Amerikan sanayisi için çok hayati önemde olan nadir toprak elementleri ve kritik mineraller var. Bunların üretiminde Çin’in, neredeyse tekeli var ve Çin, Trump’ın Çin mallarına uyguladığı gümrük tarifelerine yanıt olarak bu minerallerin ihracatını kısıtlamıştı. Bu kısıtlama da Amerikan fabrikalarında üretimi aksatmıştı. Sonuç olarak Trump yönetimi bu politikadan geri adım atmak zorunda kalmıştı. Trump bu konuda Çin’e “bu konudaki bağımlılığımızı azaltabiliriz” diyor. Fakat bunun kısa vadede gerçekçi olmadığını herkes söylüyor. Yani bir bağımlılık söz konusu ve bu iki bahsettiğim konu nedeniyle de Trump’ın eli zayıflamış durumda.
Beklenti neydi? İran Savaşı başladıktan sonra, en azından Washington’da bir sürü fikir yazısı çıkıyordu. İran savaşını destekleyenler, “Aslında İran’a karşı başlatılan bu savaş, Amerika’nın bir diğer düşmanı olan Çin’i de zayıflatacak. Çünkü Çin, Ortadoğu petrolüne muhtaç. Çin’in ekonomisini de darboğaza sokacak bir gelişme olacak bu. Dolayısıyla bir taşla iki kuş vuracağız” söylemi vardı. Şu anda bunun tam tersinin olduğunu düşünüyoruz. Bu, uzun vadede değişebilir. Ancak bugün İran Savaşı’nın Pekin’i, Çin’i zayıflatmak yerine, Pekin’e ekonomik ve jeopolitik fırsatlar sunduğunu görüyoruz. Tabii ki Hürmüz Boğazı’ndaki kriz Çin ekonomisine ciddi bir maliyet getirdi, fakat Çin bunu büyük ölçüde absorbe etti. Yeterince enerji stokları var ve devlet müdahaleleri bir anlamda bu ekonomik şoku hafifletmiş oldu. Bu yüksek enerji fiyatları ve arz dalgalanmaları aslında pek çok ülkeyi yenilenebilir enerjiye daha hızlı geçmeye sevk etti, Çin’e böyle bir getirisi oldu. Bu durum da tabii Çin’in işine yarayan bir durum. Çünkü Çin, güneş paneli, batarya ve diğer yeşil teknolojilerin küresel üretim kapasitesinin büyük bölümünü kontrol ediyor ve bu da tabii Çin’in bu alandaki ihracatını artırmış durumda.
Çin açısından bakıldığında, bir diğer jeopolitik kazanım, Çin’in imajı. Ben bu sabah programdan önce, yapılan kamuoyu yoklamalarına baktım. İlginç bir şekilde, Çin’in uluslararası imajının, Amerika’ya, görece olarak güçlendiğini fark ediyoruz. Mesela böyle bir eğilim var. Trump’ın 2025’teki gümrük tarifelerinden sonra Çin’e dair küresel algının, Amerika’dan daha olumlu hâle geldiğini görüyoruz. 28 Şubat’ta başlayan İran Savaşı’ndan sonra da yapılan kamuoyu yoklamalarında hem gelişmiş ülkeler hem gelişmekte olan ülkeler arasında, Çin’in daha sorumluluk sahibi bir uluslararası aktör olarak görüldüğüne dair bu pozitif algının yükseldiğini görüyoruz. Tabii Çin’in de bunu kullanarak hem gelişmekte olan ülkelerle hem de gelişmiş ülkelerle, özellikle ekonomik iş birliğini artırmaya çalıştığını görüyoruz. Bu savaşı, aynı zamanda Çin’in para biriminin kullanımını da artırdı. Bazı ülkeler doların dalgalanması ve ABD yaptırımlarına karşı korunmak için, Çin para birimini ve Çin ödeme sistemlerini daha fazla kullanmaya başladı. Dolayısıyla, ‘’Çin’i zayıflatacak’’ denilen savaşın, aslında Çin’in hem imajını artırdığını hem de ekonomik ve jeopolitik fırsatlar sunduğunu görüyoruz. Trump, Pekin’e Şi Cinping’le görüşmeye böyle bir konjonktürde gidiyor.
Peki, Çin lideri, Trump’ın zayıflamış pozisyonunu nasıl kullanır?  Bu avantajı Trump’ı aşağılayarak kullanacağını zannetmiyorum. Aslında çok daha uzun vadeli ve sabırlı bir strateji izleyecek muhtemelen. Çin, Trump’ın Amerikan iç siyasetinde başarı olarak pazarlayabileceği bazı jestler yapabilir. Örneğin, Amerikan ürünlerinin satın alınmasında veya ABD’ye yatırım vaatlerinde bulunabilir. Çin açısından en önemli gündem maddelerinden bir tanesi tabii Tayvan. Bu konuda Trump’ın ne yapacağını düşünmek gerekiyor. Trump’a yakın isimlerin son birkaç haftadır medyaya verdikleri sinyallere bakıldığında, aslında Tayvan konusunda da Pekin’in çok elini rahatlatacak bir noktaya gelebilir Trump. Tabii Şi Cinping’in karşılığında ne vereceğine bağlı. Ama dediğim gibi Trump’ın elinin zayıflamış olarak Pekin’e gidiyor olması, özellikle Tayvan konusunda bir tavize itebilir.

Ruşen Çakır: Ömer, sen geçen hafta, özellikle savaş bağlamında da bir şeyler söylemiştin. Bu hafta bu konuda söylemek istediğin yeni şeyler var mı?
Ömer Taşpınar: Çok yeni bir şey yok. Fakat geçen hafta konuştuğumuz bir iki konunun üstünde durmak istiyorum. Zaten Gönül güzel özetledi. Büyük resme bakınca, Trump dönemi aslında Çin açısından bir şans hâline geldi. Çünkü Amerika’nın böyle bir başkanla yaptığı hatalar, dünya üzerindeki etki kaybı, Çin’in gerçekten işine geliyor ve Çin bir bakıma zemin kazanıyor. Trump dış politikasına Çin’le ticaret savaşıyla başladı ve bu ticaret savaşında Trump’ın eli kolu bağlandı. Çünkü burada Anayasa Mahkemesi gümrük vergilerinin kanunlara uygun olmadığını açıkladı ve şu anda ticaret savaşında bir moratoryum var. Trump’ın Çin’i en rahatsız edebilecek tarafı ticaret savaşıydı. Onun dışında zaten Trump’ın dünya görüşü ‘’büyük ülkelerin etki alanları olur’’ üzerine kuruluydu. Yani Rusya’nın bir etki alanı olur, Çin’in bir etki alanı olur, bizim de etki alanımız olur.’’ Zaten Trump yönetiminin Beyaz Saray’da çıkan stratejik dokümanı, Ulusal Strateji belgesi, Amerika’nın ilk önceliğini küresel platformdan çok, bölgesel platforma, onu da Batı Yarımküre’ye taşıdı. Amerika’nın asıl önem verdiği yer ve egemenliğini bütünüyle kurmak istediği yer Batı Yarımküre. Bu ne demek? Bu, bir bakıma Güney Çin Denizi, Doğu Asya-Pasifik bölgesini neredeyse Çin’e etki alanı olarak bırakmak demek.
Trump döneminde ne oldu? Trump döneminde Amerika-Hindistan ilişkileri dibe vurdu. Bu, Çin açısından çok güzel bir şey. Yani Amerika’nın Hindistan’la izlediği 20 yıllık Çin’i dengeleme, Çin’i tecrit etme politikasında Hindistan çok büyük bir rol oynuyordu ve Trump’la Modi sözde çok iyi geçiniyorlardı. Burada bir kriz yaşandı. Bu, Şi Cinping açısından bulunmaz bir fırsat. Şu anda Çin-Hindistan yakınlaşması yaşanıyor. Başka ne yaptı Trump? NATO’yu neredeyse etkisiz hâle getirdi. Amerika’nın Çin’e göre en önemli avantajı, uluslararası platformda ittifaklarının olmasıdır. Bu ittifaklarının da yapısal, kurumsallaşmış ittifaklar olmasıdır. Bunların en önemlisi, askerî ittifak NATO. NATO’nun geldiği yer ortada. İran’daki kriz iyice zayıflattı NATO’yu. Sonuçta Hindistan’ın üzerine NATO’nun zayıflaması hem Rusya açısından hem Şi Cinping açısından iyi haber. Bir de tabii Güneydoğu Asya’ya baktığımızda, Amerika’nın, Japonya’yla, Kore’yle, Endonezya’yla, Filipinler’le ilişkilerinde de başta ticari ilişkilerde ve askerî ilişkilerde de sorunlar belirdi. Bir de Amerika ağırlığı Ortadoğu’ya vermek zorunda kalınca, Çin açısından konjonktürün, dinamiklerin sağlam ve güçlü olduğu, Çin’in elinin daha güçlü olduğu bir zirve olacak bu.
Bunun Çin açısından somut getirisi ne olabilir? Gönül’ün söylediği gibi, bence Çin şu anda Tayvan’a odaklanmış durumda ve Tayvan konusunda Trump’tan bir taviz koparabilecekler mi, bunun üzerinde duruyorlar. Şi Cinping, Trump’ı mümkün olduğu kadar şatafatlı, muhteşem bir şekilde karşılayacak. Çünkü Trump bunlara çok önem veriyor. Bu sabah bir konuşmasında, “Ben Şi Cinping’le çok iyi geçiniyorum. İyi anlaşıyoruz. Umarım o da bana önem veriyordur. Geçen sefer gittiğimde muhteşem karşıladılar beni. Bu sefer daha da muhteşem karşılamalarını bekliyorum” gibi açıklamalar yaparak, bu tür kozmetik şeylere ne kadar zafiyeti olduğunu gösteriyor. Karşılığında, bir basın toplantısı ve bir konuşma olursa Amerika’nın Tayvan politikası konusunda bir taviz koparmaya çalışacaklar gibi geliyor bana. Trump’ın ağzından çıkacak bir tavizdir bu. Ne kadar bağlayıcılığı olur emin değilim, ama şu anda Amerika’nın Tayvan politikasını belirleyen doktrinin adı “stratejik muğlaklık.’’ Yani açık açık tam olarak yerini belli etmeme. Amerika “Tayvan’ın bağımsızlığına destek vermiyoruz” diyor. Çin’in istediği, Amerika’nın “Tayvan’ın bağımsızlığına karşı çıkıyoruz” demesi. Trump’ın ağzından çok net bir şekilde bunu alabilirse, o şatafatlar ve birazcık belki tavizler, ekonomik alanda belki bir iki anlaşma karşılığında Trump’a, “Tayvan’ın bağımsız olmasını desteklemiyoruz” dedirtebilirse, bu zirve Şi Cinping, Pekin açısından çok başarılı olacak demektir. Bunu izlemek gerek.
Biden’la kıyaslarsak, Biden sürekli olarak “Tayvan’la Çin arasında bir savaş olursa, biz Tayvan’a askerî destek vereceğiz” diyordu. Beyaz Saray korku içinde “Tam olarak öyle demek istemedi. Stratejik muğlaklık devam ediyor. Biz Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz. Askerî olarak tabii Tayvan’a yardımcı oluyoruz, arkasındayız, ama politikamız Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemek değil” diyordu. Ama Biden sürekli olarak Tayvan’ı ve bölgedeki Amerikan müttefiklerini de kollayıcı açıklamalar yapıyordu. Trump bunun tam tersini yapıyor. Gittiği her yerde konuştuğu kişinin hoşuna gitmeye de çalışıyor. Tıpkı Erdoğan’la yaptığı gibi, “Çok güçlü bir lidersiniz” gibi şeyler söyleyerek, Şi Cinping’e belki de methiyeler düzecek, konuşmasında Çin’i önemli bir yere getirecek. Bir de arkasından Tayvan konusunda böyle bir taviz verirse, bu, tarihe geçen bir zirve olmaya namzet. En çok izlenmesi gereken nokta, Tayvan konusunda Trump’ın ağzından çıkacak kelimeler olacaktır. Bu konuda Amerikan bürokrasisi alarma geçmiş durumda. Mümkün olduğu kadar Trump’ın elindeki yazılı metinlerden çıkmamasını sağlayacaklar. Senin programın başında sorduğun “Trump yine bir pot kırar mı, yine bir zarar verir mi?” sorusuna, ‘’verebilir’’ diyebilirim. Basın toplantısında kendisi doğaçlama bir şeyler söylemeye kalkarsa, “Biz Tayvan’ı koruyamayız. Tayvan bizden binlerce kilometre ötede. O yüzden bizim Çin’le ilişkilerimizi gerçekçi bir şekilde düşünmemiz lazım” dediği anda bu, Çin açısından müthiş bir zafer olur.

Ruşen Çakır: Çin’i bir kenara koyup biraz Rusya’dan bahsedelim. Çok konuşulmayan, en azından Türkiye’de çok konuşulmayan Rusya’daki muhalefet konusu var. Rusya’da göstermelik bir muhalefet olduğu biliniyor. Ciddi muhalefet hareketleri de özellikle yargı yoluyla bastırılıyor. Ama sanki son günlerde bir şeyler değişiyor gibi. Ne dersin Gönül?
Gönül Tol: Aslında Putin’in çok zayıfladığına dair şeyler çıkıyor ve bu sadece Batı medyasında fikir yazıları değil, aynı zamanda Putin’e yakın çalışmış insanlar bunu medyaya sızdırıyorlar ve Putin’in zayıfladığına dair birkaç tane de gözlemlenebilecek emare var. Mesela 9 Mayıs, Rusya için Zafer Günü’dür. Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanya’sını II. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğratmasını anmak için kutlanan bir gün. Neredeyse Rusya’nın en önemli millî günü ve bu çok büyük bir gösteriyle kutlanır. Hep askerî geçit törenleri yapılır. Bu yıl ilk kez pek çok yerde iptal edildi ve Moskova’da yapılan da normalde olduğundan çok daha az gösterişliydi. Putin ve ekibi buna “Ukrayna’nın terör saldırılarından korkuyoruz” yanıtını verdi. Aslında bu bile bir zayıflığı kabul anlamına geliyor.
Hafta sonunda Putin, Ukrayna’yla savaşın bitmeye yakın bir yerde olduğuna dair bir açıklama yaptı. Bütün bunlar, pek çok insana, Putin’in elinin artık zayıflamakta olduğunu düşündürtüyor. Böyle düşünmelerinin birkaç tane sebebi var. Birincisi, Rusya’nın sahadaki askerî kazanımları, momentumunu yitiriyor. Mesela Ukrayna, Rusya’nın elinden Kupyansk şehrini geri aldı.  Bazı bağımsız kurumlar, nisan ayında Rusya’nın Ukrayna’ya uzun zamandır ilk kez kazandığından daha fazla toprak kaybettiğini söylüyor. 2023-2024’ten bu yana Rusya’nın lehine ilerleyen bir momentum vardı ve askerî uzmanlar artık o momentumun sahada kaybedildiğini söylüyor. Putin neden şimdi birden “Savaşın sonuna geliyoruz” dedi? Sebeplerden bir tanesi, artık askerî olarak istenilen hızda ilerlenememesi.
İkincisi, Rusya’nın savaşta zayiatının arttığı söyleniyor. Ukrayna kaynakları “Mart ve nisan ayında biz 35 bin Rus askerini dron saldırılarıyla öldürdük ya da yaraladık” diyor. Bu arada bağımsız kaynaklar da bu rakamı doğruluyor. Bir taraftan Rusya tarafında artan bir zayiat var. Diğer taraftan da Putin aylık olarak 30 bin yeni asker alabiliyor orduya ve insanları yeniden askere çağırmaktan da çekiniyor. Çünkü 2022 yılında, yani işgal başladıktan sonra bunu yaptığında, büyük bir toplumsal tepkiyle karşılaşmıştı. Yeniden bunu yapmak istemiyor. O nedenle, artan zayiat var, fakat askere alınan insan sayısı, verdiği zayiattan daha az.
Üçüncü sebep de, Ukrayna’nın Rusya’nın petrol rafinerilerini vuruyor olması vurması. Bu da tabii petrol ihracatını azaltan bir şey. Biliyorsunuz enerji ihracatı Rus ekonomisinde çok önemli bir yer tutuyor. Tabii İran Savaşı ve artan petrol fiyatları nedeniyle Rusya hâlâ rahat bir konumda. Ama farz edelim ki Hürmüz meselesi çözüldü, Hürmüz Boğazı açıldı ve petrol fiyatları düştü. Ukrayna’nın bu petrol rafinerilerini hedef alan dron saldırıları, o zaman Rus ekonomisine çok daha ciddi bir zarar verecek.
Bir de şu var: Ukrayna, 2022’den bu yana nasıl kendisini savunmak için Batı’ya muhtaçtıysa, bugün geldiği noktada aslında bir dron süper gücü olduğu söyleniyor ve askerî üretim kapasitesini çok artırmış durumda. Artık Ukrayna’nın Batı Rusya’da istediği her yeri vurabileceğinden bahsediliyor. Mesela Moskova’daki Zafer Günü kutlamalarının istenildiği ölçüde yapılamamasının sebeplerinden bir tanesi, kısa bir zaman önce Moskova’da, Kızıl Meydan’a yakın bir binanın, Ukrayna dronları tarafından vurulduğunun söylenmesi. Dolayısıyla, Ukrayna Batı Rusya’da istediği her yeri vurabiliyor. Bu da Rusya’yı zayıf bir noktaya itiyor. Bütün bu sebepler nedeniyle Putin’in zayıfladığına dair bir söylem var. Bu nedenle de Ukrayna’ya baskı kurması için Trump’ı angaje etmek istiyor aslında.  Ukrayna’dan istediği şey ne? Doğu Ukrayna’da istediği yerler var. Bunların Ukrayna tarafından teslim edilmesini istiyor. Bu konuda da Trump’ı angaje etmeye hazırlanıyor. Putin Trump daha önce de bunu istemişti, yani “Zelensky’e baskı yap ve bizim istediğimiz yerlerden çekilsin” demişti. Zelensky bunu kabul etmemişti. Trump da bu konuda çok istekli olmamıştı. Fakat bu çabalarını, zayıflamış eli nedeniyle yeniden başlatacağına dair görüşler var.

Ruşen Çakır: Rusya demişken, savaş hâli Rusya’yı pek rahatsız etmiyordu. Hatta biraz da memnun ediyordu sanki. Şimdi savaşın belirsizliği Rusya’nın lehine mi?
Ömer Taşpınar: Ruşen, bu savaş 4 yıldan beri devam ediyor.

Ruşen Çakır: Hayır, Ukrayna’yı demiyorum. İran Savaşı’nı diyorum. Kendi savaşını değil. Kendi savaşı ayrı bir olay da, İran Savaşı’nın şu anda durmuş olması, Rusya’nın tercih ettiği bir durum mu sence?
Ömer Taşpınar: Rusya’nın tercih ettiği durum, şu anda Hürmüz Körfezi nedeniyle petrol fiyatlarının 120 dolar civarında olması. Petrol fiyatları 60-70’lerden 120’ye çıkınca, bu, bizim haftalardır konuştuğumuz üzere Rusya açısından ciddi bir kazanım oldu. Haklısın, Putin, Gönül’ün anlattığı nedenlerle son haftalarda sanki Ukrayna’da zorlanıyorken, belki Ukrayna’da biraz daha para harcayabilir, Rus ekonomisi biraz rahatlayabilir yönünde analizler yapıldı. Fakat şimdi şöyle bir yapısal gerçek var: Ukrayna Savaşı, Rusya’nın kendi savaşı, 4 yıldır devam ediyor. “Bu savaşta kaç Rus askeri öldü?” diye sorsam, ne dersin Ruşen?

Ruşen Çakır: Kaç?
Ömer Taşpınar: 350 bin Rus askeri.

Ruşen Çakır: Of, çok fazla.
Ömer Taşpınar: Ölü ve yaralı olarak toplam rakam 1 milyon. 4 yılın bilançosu bu. 1 milyon rakamına geldi geçtiğimiz hafta. Bunlar resmî olarak Rusya’nın kabul ettiği rakamlar. Bazı rakamlara göre, 500 bine kadar asker kaybetmiş olabilir. Peki ne adına yaptı bunu? II. Dünya Savaşı Rusya açısından 4 yıl sürdü ve Rus Ordusu Berlin’e girdi. Dört yıl savaşarak bütün Doğu Avrupa’yı aldılar ve Berlin’e girdiler. Aslında Hitler Almanya’sını yenen, Doğu Cephesi’nde Rusya oldu. Bunu 4 yılda yaptılar. “II. Dünya Savaşı’nda Kaç Rus askeri öldü?” diye soracak olursan, rakam inanılmaz trajik. Gönül’ün söylediği gibi, zaten o yüzden 8 Mayıs Ruslar açısından bağımsızlık günü gibi. Çünkü 25 milyon Rus öldü II. Dünya Savaşı’nda. Yani nüfusunun neredeyse yarısına yakınını kaybetmişti. Burada 8 Mayıs kutlamaları, Rusya tarihinde her yıl en yüksek teknolojik silahların sergilendiği, Kızıl Meydan’da resmî geçidin yapıldığı bir kutlama. Bu yıl ne oldu? Trump devreye girdi, Ukrayna ile Rusya 3 günlük ateşkes ilan etti.  Putin Trump’tan rica etti. “Ukrayna’ya söyle, 3 gün saldırmasınlar” dedi. Trump devreye girdi. O üç günlük ateşkes olmasaydı, resmî geçit ve Putin’in dışarıda, halkın içinde, açık havada olduğu zafer yürüyüşü olmayacaktı. Çünkü Putin uzun süredir açık havada dolaşmak istemiyor. Çünkü kafasının üzerinde hep Ukrayna dronları dolaşıyor. Gönül’ün söylediği gibi, Ukrayna dronları, Rusya’nın her yerini vurabilecek konuma geldi ve Rusya’nın Karadeniz donanmasının yarısını çökerttiler.
Rusya açısından bu savaş artık neredeyse devam ettirilmesi çok zor ve çok ciddi bedellere neden olan bir savaş hâline geldi. Hem insan sayısı açısından; 350 bin ölüden söz ediyoruz. Hem ekonomik olarak bu kadar zorlaması, halkın “illallah” demesi... Hani bizde “Erdoğan iyi ama çevresi kötü” derler ya, Putin’e destek veren sosyal medya figürleri bile Putin’i tam direkt eleştirmeseler de “Putin iyi ama çevresi kötü” diye eleştirilerle rejimi eleştirmeye başladılar. Burada Batı basını artık bir dönüm noktasından bahsetmeye başladı. Bu son dönemde Financial Times’ta, New York Times’ta, Fransa’da Le Monde’da Putin’in zayıfladığı yönünde çok yazı çıktı. Bu, Rus muhalefetinin güçlenmesi anlamına gelmiyor. Çünkü ortada böyle güçlü bir muhalefet yok. Ama muhalefet toplumsal olarak büyüyor. Toplumsal olarak halkta bir bıkkınlık var. Bir kere ölü sayısının bu kadar yüksek olması, bu kadar ölünün karşısında, sahada doğru dürüst gösterilecek bir askerî başarının olmaması... Küçücük Ukrayna’nın anti-dron ve dron teknolojisinde Amerika’yı geçmiş olması... Ukrayna şu anda yılda 7 milyon dron üretebiliyor. İnanılmaz bir rakama kavuştular. Ukrayna o kadar ciddi bir ölçekte dron üretebiliyor ki. Üstelik sadece drone üretmiyor, dronlara karşı teknoloji de üretiyor. Çünkü Rusya da dron kullanıyor ve şimdi Ukrayna bütün Ortadoğu’ya bunu satıyor. Körfez’de, İran dronlarına karşı Ukrayna’nın teknolojisi, Ukrayna’nın anti-dron sistemleri konuşuluyor, satılıyor.
Ukrayna açısından baktığımızda daha ciddi bir başarı var. Bir kere yenilmemiş olması, ayakta kalmış olması, Kiev’i korumuş olması, ülkenin sadece küçük bir bölümünün, yani yarısından az bir bölümünün işgal altında kalmış olması ve Amerika’nın desteğini kesmiş olmasına rağmen, Ukrayna’nın hâlâ savaşabiliyor olması... Avrupa’dan gelen destek önemli tabii, ama Ukrayna da inanılmaz kayıplar veriyor cephede. Ukrayna dediğin ülke 40 milyonluk bir ülke. Onların da ölü sayısı bir sürü rakama göre 200 bine yakın ve Ukrayna açısından da bu bir trajedi. Ama bu savaşta artık bana göre yavaş yavaş bir dönüm noktasına geliyoruz. Uluslararası ilişkiler literatürü bu tür savaşların bitmesi için iki tarafın da kazanamayacağını anladığı bir blokaj yaşanması gerektiğini söylüyor. İki tarafın da acı çektiği, iki tarafın da artık daha fazla acı çekmeye toleransının kalmadığı, İngilizcesiyle “mutually hurting stalemate” noktasına doğru geliyoruz.

Ruşen Çakır: İnşallah diyelim. Gönül, şimdi seni dinliyoruz. Afrika’yı keşfettin, orada önemli bir toplantıya katıldın. Gözlemlerini ve tabii ki Türkiye’nin Afrika’daki varlığını konuşalım. Arada sırada birtakım haberler geliyor. Afrikalı liderler geliyor vesaire, ama kamuoyunun çok bildiği bir şey değil. Ama benim bildiğim kadarıyla, Afrika’ya yönelik bayağı ciddi Ankara stratejileri söz konusu. Neler anlatacaksın? 29,53
Gönül Tol: Evet Ruşen. ‘’Afrika Boynuzu’’ özellikle de bu İran savaşı ile birlikte stratejik önemini gittikçe artıran bir bölge ve Türkiye oraya aslında Somali üzerinden 2011’den bu yana ciddi bir diplomatik, ekonomik ve askerî yatırım yapmış durumda. Ben Kenya’daydım. Çünkü Kenya, Afrika Boynuzu içerisinde en güvenli, stabil olan yerlerden bir tanesi. O nedenle bu toplantıyı düzenleyenler, Nairobi’de yapmaya karar verdiler. Toplantıya, Somali’den, Etiyopya’dan, Sudan’dan bölge ülkelerinden ve oralarda bürokrat olarak çalışmış, ordusunda ya da diplomat olarak çalışmış ve hâlâ demokrasi ve insan hakları aktivisti olan bir grup insan vardı. Bu arada mesela Biden ve Obama yönetimi içerisinde veya Avrupa Birliği’nde çalışmış ve bu bölgeye odaklanmış, bölgeyi çok yakından bilen insanlar da vardı. Benim açımdan çok öğretici bir toplantı oldu. En önemli gözlem bence şuydu;: AK Parti’nin, Erdoğan’ın, Afrika’ya dair bir söylemi var: “Biz Afrika’da sömürü düzenini bitirdik. Biz gittik oraya insani yardım yaptık” diyorlar. Mesela Somali, Türkiye’nin Afrika politikasında çok önemli bir yer tutuyor. Somali, Türkiye’nin stratejik ilişkilerini derinleştirdiği Afrika ülkelerinden bir tanesi.
Türkiye’nin Somali’ye nasıl girdiğini hatırlayalım. 2011 yılında çok ciddi bir kuraklık yaşanmıştı. Erdoğan ailesiyle birlikte gitmişti ve sonra çok önemli bir dergi olan Foreign Affairs dergisinde “Somali’nin Gözyaşları” diye bir yazı yazmıştı. İnsani diplomasiyi kullanarak gitmişti ve orada hükümete yakın sivil toplum örgütleri, insan hakları örgütleri kuyular kazdılar, insani yardım dağıttılar.  Bütün bunlar gayet tabii ki aslında alkışlanası şeyler. Fakat bugün gelinen noktada aslında bunun bir model olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin Afrika’daki angajmanını artırmak için izlediği bir model. İnsani yardımı ve insani diplomasiyi kullanarak bu bölgelere giriyor. Daha sonra çeşitli kurumsal angajmanlarla, geldiği noktada artık askerî olarak yakın ilişkiler kurmak, yani bu ülkeleri bir askerî pazar olarak görüyor. Türkiye’nin angajmanının geldiği en yüksek nokta savunma iş birliği ve bu ülkeleri bir pazar olarak görmesi. Somali, o anlamda Türkiye’nin Afrika politikasının model ülkesi. Bu modeli diğer ülkelerde de tekrar etmeye çalışıyor. Bazı yerlerde başarılı, bazı yerlerde değil. Mesela Kenya’da... Kenya, nispeten diğer Afrika Boynuzu ülkelerine oranla daha demokratik bir yer. Mesela Türkiye, Somali’de olduğu gibi buraya nüfuz etmek istemiş, fakat çok daha sınırlı bir angajmanı söz konusu. Hâlâ bir savunma iş birliği yürütmeye çalışıyor, ama Somali’ye kıyasla çok daha sınırlı bir varlığı var.
Bütün bunlar bana şunu düşündürdü: Türkiye’nin Afrika’da izlediği politikaya muhalefet çok önem vermiyor. Aslında CHP içerisinde birkaç insanla da konuştum. Neden Afrika’ya, Türkiye’nin, Erdoğan’ın Afrika’da yaptıklarına odaklanmak gerekiyor? Birincisi, savunma sanayinin Erdoğan’ın rejimini güçlendirme konusunda ne kadar kilit bir rol oynadığını akılda tutmak gerekiyor. İkincisi, Türkiye’nin savunma sanayi üzerinden yaptığı bu angajmanın, bu bölge ülkelerindeki otokratları ve aynı zamanda iç savaşları, sınır çatışmalarını nasıl etkilediğine odaklanmak gerekiyor. Ben şuna inananlardanım, buna karşı çıkan akademisyenler olduğunu biliyorum. Özellikle 2019’dan bu yana, büyükşehirlerin kaybedilmesiyle birlikte, savunma sanayinin Erdoğan’ın kurduğu o yandaş networkü beslemek için ve kendi rejimini devam ettirmek için önemli bir araç hâline geldiğini düşünüyorum. Bunları Türkiye’nin ulusal çıkarlarından vesaireden bağımsız olarak değerlendirelim lütfen. Gayet tabii ki o da var ve orada pozitif şeyler de var. Ama otokratik bir rejimin konsolidasyonunda savunma sanayi önemli bir rol oynuyor. Bu savunma sanayi içerisinde de Afrika’nın özel bir yeri var. Türkiye’nin savunma sanayi açısından içeride sınırlı pazarı olduğunu düşündüğümüzde Afrika’ya açılmak, savunma sanayinin geleceği açısından çok kilit, çok önemli bir karardı. Dolayısıyla, Afrika ile Türkiye’nin angajmanının, Erdoğan’ın rejimini ve otokrasisini besleyen bir tarafı var. Bence CHP’nin odaklanması gereken şeylerden bir tanesi bu.
İkincisi, bu angajman, buradaki ülkelerdeki yolsuzluk ağlarını besliyor. Mesela geçenlerde Türkiye’nin, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh’e 30 milyon dolarlık bir hibe bulunulacağına dair bir haber çıktı. Biz bu paranın neden, ne karşılığı verildiğini bilmiyoruz. Tabii hibe olduğu için karşılıksız, ama bahsettiğimiz insan Afrika’nın en yolsuzluğa bulaşmış liderlerinden bir tanesi. Bunu Birleşmiş Milletler raporları söylüyor. Yine bir Birleşmiş Milletler raporu, Türkiye’nin El-Şebab’a karşı Somali ile birlikte mücadele ettiğini, Hasan Şeyh’in, El-Şebab’ın silahlandırılmasında rol oynadığını söylüyor.
Somali’de seçimler olması bekleniyor. Cumhurbaşkanının dönemi sona eriyor, fakat koltuğu bırakmayacağına dair endişe var ve bu yüzden insanlar sokağa çıkmış. Benim katıldığım çalıştayda da cumhurbaşkanının yürüttüğü politikalara karşı çıkan, otokratikleşmenin son yıllarda çok hızlandığını düşünen ve bundan endişe duyan demokrasi aktivistleri vardı. Burada Türkiye’nin çok önemli ve kötü bir rol oynadığını söylüyorlar. Dün, yerel bir gazete olan Somali Guardian’da bir haber çıktı. Tabii bilemiyorum bu haber doğru mu ama Somali Guardian, haberinde, “Protestocular cumhurbaşkanını protesto için sokağa çıktı ve Türk F-16’ları alçaktan uçarak protestocuları korkutmaya çalıştı” diyor. Bu tür angajmanlar hem Türkiye’deki otokrasiyi hem de bu bölge ülkelerindeki otokrasiyi besliyor.
Şununla bitireyim: Türkiye bu anlamda tek negatif etkisi olan aktör değil. Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve İsrail var. Bu Afrika Boynuzu artık çok aktif bir jeostratejik çatışmanın sahası hâline geldi. Afrika dünyanın en fazla çatışmanın, sınır çatışmasının olduğu bölge. Böyle bir bölgeye sürekli silah satmak, sürekli altyapı yatırımları yapmak, Türkiye’nin yaptığı gibi bu bölgesel otokratlara finansal yardım sağlamak, bu tür dış müdahaleler yapmak, aslında zaten zayıf olan demokratik alanı daha da zayıflatıyor. Benim çok sık duyduğum şey buydu ve biz bunu AK Parti medyasından duymuyoruz. Benim katıldığım çalıştayda, o bölgenin insanları olan Etiyopyalılar, Sudanlılar, Somalililer “Biz zaten demokrasi mücadelesi veren bir avuç insanız. Bu bölge çok güç bir bölge. Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, İsrail’in bu bölgeye dahli, bizim işimizi daha da zorlaştırıyor ve üstelik bu çatışmalardan beslenen yerel otokratları daha da güçlendiriyor” dedi. Türkiye’nin Somali’ye, Etiyopya’ya ne kadar silah verdiğini düşünelim. Sudan’a dahlini düşünelim. Türkiye’nin Afrika politikasını irdelerken, “Ne güzel, biz kuyu açtık. Batı’dan farkımız, Afrika ülkelerini sömürmüyoruz, kazan-kazan politikası güdüyoruz” varsayımını sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. Benim için bu çalıştayın en göz açıcı sonucu o oldu.

Ruşen Çakır: Ömer Bey, Afrika hakkında siz de bir şeyler söylemek ister misiniz?
Ömer Taşpınar: Biz geçen hafta da bunu biraz konuştuk Ruşen. Türkiye boyutundan çok, bu Çin zirvesine bağlayayım. Eğer bu ciddi bir zirveyse, bunun mutlaka bir Afrika boyutu da olacaktır. Çünkü biraz önce bahsettiğim Amerikan dış politikası dünyayı etki alanlarına bölüyorsa, Afrika, bir bakıma hem Çin’in hem de Amerika’nın tam olarak egemenlik kuramadıkları bir etki alanı. Tabii Avrupa Birliği’ni ve Rusya’yı da katmak lazım. Bir de tabii Türkiye gibi bölgesel oyuncular var. Fakat Biden döneminden beri başlayan “Türkiye ile Afrika’da neler yapabiliriz?” şeklinde bir Amerikan politikası vardı. Gönül’ün söyledikleri o açıdan önemli. Çünkü Biden yönetimi bile Türkiye’nin Afrika’daki yatırımlarına pozitif gözle bakıyordu. Onlar demokrasi gözüyle değil, Çin’le mücadelede güçlü bir ülke olarak bakıyorlardı. Trump yönetiminin böyle bakmaması için bir neden yok. Ben biraz önce bizim okulda Afrika üzerine bir strateji dinledim. Bizim askerî öğrencilerin ‘’Afrika Boynuzu’’ dediğimiz yerle ilgili stratejileri üzerineydi. Stratejilerinin bir kısmı, “Burada hangi ülkelerle çalışabiliriz? Sudan üzerinde hangi ülkelerle çalışabiliriz? Somali üzerinde, Etiyopya üzerinde hangi ülkelerle çalışabiliriz?” soruları üzerineydi. Bu ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türkiye ile çalışma, Amerika açısından, bu bölgede, Afrika genelinde Çin’le mücadelede tercih ettikleri bir metot olabilir. Çünkü Çin ve Türkiye, bu altyapı projelerinde çoğu zaman rekabet eden ülkeler. Büyük altyapı projelerinde Çin tabii ki daha fazla rol oynayabiliyor, ama Türkiye de topa girmeye çalışıyor. Burada Amerika’nın desteği normal şartlarda Türkiye’ye olabilir. Hele bir de Türkiye, arkasına Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeleri aldığında daha ağırlıklı da bir rol oynayabilir. Bence Amerika da bunun farkında.
Burada dikkat çekmeyen şey, bölgedeki yolsuzluklar, bölgedeki demokratik meseleler. Bu alanlarda, Türkiye’nin, Çin’in ve geldiğimiz noktada Amerika’nın da fazla söyleyecek bir şeyi kalmamış gibi. İnsan hakları, yolsuzlukla mücadele, yönetişim konularını ciddiye alan bir aktör var mı diye baktığımızda, geriye Avrupa Birliği kalıyor. Avrupa Birliği’nin de ne derecede birlik olarak bir Afrika politikası izlediği, soru işareti. Daha çok Fransa’nın, İngiltere’nin, bazen İtalya’nın politikaları olabiliyor. Almanya Afrika’da çok ciddi bir rol oynamıyor. Çin ve Amerika arasındaki rekabette Afrika bir etki alanı. Bu etki alanı kimin lehine gelişecek, bunu bilmiyoruz. Özellikle nadir madenler ve Afrika’nın yeraltı zenginlikleri meselesi zaten Amerika’da da iştah kabartıyor. Bakalım Trump’la Şi Cinping arasındaki zirvede, bir satırla da olsa bir Afrika boyutu olacak mı? Normal şartlarda olması gerekir.

Ruşen Çakır: Arkadaşlar, çok sağ olun. Güzel bir yayın oldu, eksik olmayın. Evet, Gönül Tol’a ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
20.05.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: "Öcalan’ı merkeze alan bir süreç AKP için çok riskli"
20.05.2026 Çözüm süreci sadece Bahçeli ile yürüyebilir mi?
19.05.2026 Transatlantik: Trump Çin'de ne umdu ne buldu? | Hürmüz Boğazı bilmecesi
19.05.2026 Devlet Bahçeli süreç konusunda ne kadar samimi? | Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi
18.05.2026 Gürkan Çakıroğlu: “Sürecin artıları MHP’ye, eksileri AK Parti’ye yazar”
18.05.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: Bahçeli’nin yazısı ne anlama geliyor?
18.05.2026 Selahattin Demirtaş’ı bir rahat bırakmıyorlar! |
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı